banner34
Kale içine asker kapanıp düşmana mukavemet etmek üzere kalın ve muhkem duvarlardan yapılmış geniş ve her tarafından silah atmaya müsait burçları ve tabyaları olan binaya denmektedir[1].
            Sözlükte ‘’kökünden koparmak kazımak’’anlamındaki kal’ kökünden türeyen kalaa’’tırmanılması zor çıkılamayan bir dağdan kopan büyük kaya parçası veya dağ gibi büyük bulut’’manasına gelmekte dağ başlarına inşa edilen muhkem yapı anlamındaki kal’a (kale) kelimesinin de bundan geldiği kaydedilmektedir.
Türk şehirlerinin sa­vunmasında çok önemli bir yere sahip olan kaleler, genellikle yol kavşağı, ana yol, geçit yeri, dağlar arasında boğaz, denize uzanan burun, kıyıdan az uzaktaki adacıklar, köprübaşları gibi stratejik yerlerde inşa edilmiş ve arazinin tabii özelliklerinden de yararlanılmıştır. Yer seçilirken ayrıca kolay ve az sayıda kuvvetle savunulabilmesi, ge­rektiğinde içerdekilerin dışarı çıkabilmesi, uzun süreli kuşatmalarda su ihtiyacını sağ­layacak imkânlara sahip olması, kuşatmalara uzun süre dayanabilmesi, imkân nispe­tinde bir veya birkaç tarafında doğal engeller bulunması gibi şartlar göz önünde tu­tulmuştur. Bir veya iki kat halinde inşa edilen kalelerin, en fazla tehlikeye maruz ka­lan kısımlarında ayrıca duvarların dışına hendekler de oyulmuştur. Kalenin etrafında yapılan hendek imkân varsa su ile doldurulur. Kalenin girişini korumak ve hendek üzerinden geçişi sağlamak için bir iner kalkar köprü zincirlere bağlı olarak hendeğin karşı kenarına iner gerektiğinde yukarı kaldırılarak aynı zamanda kapının önünü perdelemek suretiyle girişi daha da güçlendirirdi[2].
İslâmiyetin ilk yıllarında İslam şehirlerinin önemli bir kısmının özellikle de Müslümanlar tarafından kurulmuş olanların surlardan yoksun olduğu göülmektedir.Mevcut bilgilere göre Emeviler zamanında antik Roma şehri tarzında inşa edilmiş ‘’Aynü’l-Car kenti bu dönemde Müslümanlar tarafından kurulmuş sura sahip yegâne şehir olarak karşımıza çıkmaktadır.İlk zamanlarda surlara sahip şehirlerin çoğunu fetihle ele geçirilmiş Şam,Halep ve Medain gibi geçmişiyle Bizans ve İran’a ait şehirler teşkil etmektedir.
Müslümanlar tarafından kurulmuş şehirlerin ilk zamanlarda sur duvarlarından yoksun olmasının en önemli sebebi yoğun bir fetih faaliyetinin yaşandığı bu dönemde şehirlerin savunulmasına pek ihtiyaç duyulmamasıdır.Bundan başka ilk zamanlarda İslâm devletinin iktisadi bakımdan oldukça zayıf bir durumda bulunmasının da şehirlerin sursuz inşa edilmelerini etkilemiş olması muhtemeldir.
İslamiyetin ilk yıllarında suru bulunmayan şehirlerin genellikle hendek veya kanallarla çevrilerek korunduğu görülmektedir.Fetihlerin son bulup İslam devletinin iktisadi bakımdan güçlendiği Abbasiler zamanında sursuz İslâm şehirlerinin yavaş yavaş surlarla kuşatıldığı görülmektedir[3].
Anadolu Eski Yunan ve Roma dönemlerinde şehirleri ve nüfus yoğunluğu ile dikkat çeken bir bölgedir. Ancak Bizans zamanında durum değişmiştir. VI. yüzyıldan VII. yüzyıl başlarına kadar İran’la, VIII.-IX. yüzyıllar arasında önce Araplar, daha sonra Türklerle vuku bulan aralıksız savaşlar sonucu Anadolu kasaba ve köyleri boşal­mış; harabe haline gelmiştir. Buna rağmen şehirler bütünüyle ortadan kalkmamış, çevresi kale ile çevrili eski Roma kentleri şehir özelliğini devam ettirmiştir. Türkler, Anadolu’ya geldiklerinde sur içine sıkışıp kalmış Bizans kentlerine Türkmenlerin bir kısmını yerleştirmişlerdir. Doğudan gelen göçlerle bu kentlerin nüfusu kısa sürede artmış ve iskân sahası sur dışına taşmıştır. Bu yeni yerleşim alanının güvenliği için Türkler tarafından yeni bir sur daha inşa edilmiş; dolayısıyla şehrin ortasında kalan Roma-Bizans yapısı kaleler, iç kale durumuna gelmiştir.
Ahmedek kelimesinin Çağatay lehçesindeki “Açmedek” sözcüğünden gelmesi muhtemeldir. Ahmedek adı verilen hisarın Anadolu’da bazı kentleri çeviren Bizans surunun dışına kurulduğuna bakılırsa bu keli­menin “müstahkem bir beldenin içindeki hisar” anlamına gelen açmedek­ten bozma olduğu söylenebilir[4].
Ahmedek kalesi, Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıdıkları bir savunma tesisi olup bazı kentlerde Roma ve Bizans dönemlerinden ka­lan kaleden ayrı, Türk döneminde, dış surdan önce inşa edilen, dış sur yapılınca bunun içinde kalan hisardır. Topun surların yıkılmasında kul­lanılmaya başlandığı XV. yüzyılın ortalarından sonra önemini kaybeden iç kale ile dış surların yerini almış, bulunduğu kentin garnizonu haline gelmiştir[5].
Türk kaleleri bir iskân yerini korumak üzere birkaç tabaka duvarla yapılmış veya mevcut bir kale etrafında gelişmiştir. Bu gibi durumlarda arazinin en hakim yerinde bir iç kale kurulmuştur.Önemli geçit yerlerini kontrol altında tutan kaleler de yapılmıştır.Bazı merkezlerde şehri koruyan dış surlar ortadan kalktığından iç kale müstakil bir yapı olarak kalmıştır[6].
Tarihin en erken çağlarından itibaren kale mimarisi tekniğin askerlik ve savaş usullerinin ilerleyişine paralel bir gelişme göstermiştir.Hitit,Urartu,Roma,Bizans ve Haçlı kaleleriyle Osmanlı kaleleri arasında bariz farklar olmakla beraber hendek,çifte duvar resmi ,kapıları çifte burçla koruma gibi bazı önemli esaslar çok eski çağlardan yakın tarihlere kadar kullanılagelmiştir[7].
Osmanlılarda düşmanın hücum ihtimali yok iken bile hudut kalelerinin gereksinimlerinin sağlanması yoluna gidilirdi.Buna göre kalelerin mühimmatı ve zahireleri zamanında sağlanmalı kalede barut ve mühimmat boşuna harcanmamalı top attırılmamalıdır.XVIII.yüzyılda Anadolu kalelerinden orta Anadolu’da olanları suçlu kişilerin kelebendliği gibi hizmetlerde faal rol oynarken sınırlardaki ve sınıra yakın olan yerlerdeki kaleler savunmak konaklamak gibi hizmetler yönünden önemli rol oynamışlardır[8].
SONUÇ
Kaleler askeri mimarinin en önemli yapılarıdır. Tarihin en erken çağlarından bu yana insan kendini ailesini ve yiyeceğini korumak amacıyla evinin etrafını koruyucu bir malzemeyle çevirmiştir.Daha sonra tek tek evleri korumak yerine kasaba veya şehri korumak daha faydalı görüldüğünden şehir suru fikri ortaya çıkmıştır.Anadolu’nun pek çok yerinde tepelerin zirvelerinde kale harabeleriyle karşılaşılmakta olup bunların kullanıldıkları çağlardaki adları ve yapıldıkları tarihler bilinmemektedir.Kale surlarını ortadan kaldıran topların icat edilmesiyle kaleler de eski önemlerini yitirmeye başlamışlardır.
 
[1] Şemseddin Sami,’’Kale’’,Kamus-u Türki,İstanbul,1317,s.1079.
[2] Semavi EYİCE, “Kale”, TDV İslâm Ansiklopedisi, XXIV., İstanbul 2001, s. 234-235.
[3] Yılmaz CAN,İslam Şehirlerinin Fizikî Yapısı,Ankara,1995,s.98-99.
[4] Yusuf KÜÇÜKDAĞ, Konya Şehri’nin Fizikî ve Sosyo- Ekonomik Yapısı - Makaleler – I, Konya 2004, s. 13-14.
[5] KÜÇÜKDAĞ, aynı makale, s. 21.
[6] EYİCE, aynı madde, s. 241.
[7] EYİCE, aynı madde, s. 236.
[8] Yücel ÖZKAYA,XVIII.yüzyılda Osmanlı Kurumları ve Osmanlı Toplum Yaşantısı,Ankara,1985,s.54-55.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner33